Geçenlerde Farah Zeynep Abdullah’ın baş rolünü oynadığı “Bergen” filmini izledim. Filme çok büyük bir hevesle başlamıştım ki, hayal kırıklığıyla kalktım yerimden. Oyuncular çok başarılı olsa da senaryonun kopukluklar içinde nasıl devam ettirilemediğini gördüm, Bergen gibi birinin hayatını işlemek elbette kolay değildi. Yine de filmde en beğendiğim nokta, bir kadın ne kadar güçlü, zengin ve şöhretli olursa olsun, bu ülkede asla adının olmadığı ve şiddete kolayca maruz kalabildiği ve acımasızca öldürülebildiği… Ve hatta mezarda bile rahat bırakılmayabilirliği…

Bu yazımda ele alacağım konu bu film değil aslında. Bu yazımda ben, filmin bir türlü derinlere inemediği hikayesiyle aslında gerçek hikayenin daha acı barındırdığı hikayeye sahip Bergen’in bendeki izlerini yazmak istedim. Tabi bunu yazarak becerebilecek miyim, ben de bilmiyorum. O yüzden sadece bildiklerimi ve hissettiklerimi yazıyorum.

Bergen’in hayatını artık her mecmuadan kolaylıkla öğrenebilirsiniz: yaşadığı acılar, kederler, sıkıntılar milyonlarca kişinin hafızasında.

Ucuz bir senaryo gibi kaleme alınmış ama tamamıyla gerçek ve acımasız bir hayatın içinde baş rol oyuncusu Allah vergisi sesi ve güzelliğiyle heba olan bir kadından bahsediyorum. 30 yıllık kısacık ömrüne 5 longplay, 11 albüm ve 130’a yakın şarkı ve bir sinema filmi (ki gerçek Bergen’i o daha iyi anlatıyor bu arada.) sığdıran bu kadın, Arabesk’in Kraliçesi olarak anılsa da, Acıların Kadını olarak şöhretlense de aslında bir Fairuz gibi, bir Nina Simone gibi, bir Ella Fitzgerald gibi hayatlarındaki her anda insanlık tarihinin ayıplarına verdikleri mücadelerle anılan bu kadınlar gibi, sesiyle ruhuma işlemiştir, derinden bir külttür benim için. İnsanın içini o kadife ve acı tınılarıyla acıtan, zaman zaman kahreden, hatta bazen adeta acı çekmekten zevk aldıran bir tükenmişlik duygusuyla dağıtır Bergen’in nameleri beni.

Ben Bergen’i tanıdığımda 14-15 yaşımdaydım. Hiç dinlemediğim Arabesk müziğin, adının arabesk müzik olmasından bile utanarak gizli gizli o günün imkanlarıyla araştırdığım şarkılarının o feci ahengini ta o yaşlarda hissetmiştim. Arabesk bizim için tü kakaydı. yılbaşı gecesi ekranda gördüğümüz arabesk şarkıcılar dışında maruz kalmazdık bu tınılara çünkü çoğu edebi niteliği olmayan, varoş kültürünü besleyen konuları içeriyordu. Ama Bergen’in konusu farklıydı. Bergen kendi acılarını, bir kadının acılarını anlatıyordu, kendi samimiyetiyle ve dürüstlüğüyle şarkılarında. Lakin bende şarkılarındaki çoğu söz çoğunlukla yaşadıklarımdan izler taşımıyordu. Ama dedim ya, bir Fairuz gibi sakinliği ve barışı, Nina Simone gibi Sivil Hakları Hareketine karşı verdiği mücadeleyi, Ella Fitzgerald eşitliği, kardeşliği, hedefleri uğruna adanmışlığı simgeliyordu Bergen. O bir isyandı, bir baş kaldırmaydı, bir haykırıştı. İster caz olsun, ister elektronik müzik, ister yerel bir tını olsun, ister arabesk: Yaşattığı duyguyla doğru orantılı hissediyorsan, o şarkı sadece bir şarkı değildir. Şarkının sahibi de sadece bir şarkıcı değildir.

Neden bu kadar kendini diğerlerinden ayrı ve özel kıldı Bergen?

Hayatına geri döndüğümüzde her insan gibi hatalıydı, hatalar yaptı. Babasına olan özlemini maalesef aşkta aradı, çok sevdiğini söyledi ama hep kullanıldı, şiddet gördü ve sonunda öldürüldü. Aslında bu bana göre yeniden bir doğmaydı. Acılarla beslenen bu coğrafya, kadına şiddeti Bergen sayesinde hiç bir zaman gündemden düşürmedi. Lakin buna rağmen kadının adı hiç yoktu’lara da hiç karşı çıkmadı. Bergen cinayetinden sonra onlarca Bergen öldürüldü. Ve sonrasında ne değişti?! Hiçbirşey. İşte bu değişmeyen Hiçbirşey yüzünden Bergen hep akıllara kazındı, yaşadıklarından ibretlik sahneler gönüllerde yer etti.

2015 yılında bir sitede paylaştığım istatistik der ki;

2015 yılının ilk 3 ayında, Türkiye’de 55 kadın öldürüldü, 540 kadına tecavüz edildi, 2000 üzerinde kadına fiziki taciz uygulandı, 1000.000 milyonun üzerinde sözlü, görsel, yazılı taciz uygulandı.

Hem de evde, işte, metroda, otobüste, sokakta, bahçede, her yerde, işte burada herhangi bir yerde…

Yıl şimdi 2023 olsun. Bu istatistik belki de artarak devam edecek.


Karagöz Hacıvat

Dünya’nın en önemli sanat kollarından biri olan Gölge oyunlarının temsilcileri Karagöz ve Hacıvat Müzesi’ndeyiz.  Bu iki karakterin gerçek hayatta yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor. Ancak gölge oyununun 17. yüzyılda Osman İmparatorluğunda yaygınlaşmasıyla Karagöz ve Hacıvat Anadolu’nun gölge oyunu karakterleri halini almıştır.  Kimileri bu karakterlerin Yahudiler tarafından İspanya ya da Portekiz’den ithal olduğunu, kimilerinin de Yavuz Sultan Selim…

Bursa Arkeoloji Müzesi

Bursa’yı sadece Osmanlı eserleriyle ve Uludağ ile anmak gezmek bence çok yanlış.  Şehrin geçmişi, Orta Miyosen Döneme ait fosil yataklarından tutun, Orta Paleolitik Çağa ait buluntular, Aktopraklık Höyük kazıları, Kalkolitik Çağ eserleri, Tunç Çağı eserleri, Asur Ticaret Kolonileri, Hititler, Urartular, Frigler, Protogeometrik Döneme ait eserlere dayanan çok geniş bir tarihe sahip.  Bursa müzesi 1902 yılında…

Çalışmak güzel, insanlarla çalışmak zor…

İnsan… Ve hayatta kalma mücadelesinde çalışmak zorundadır. Doğru iş, doğru işçilik, doğru zaman ve doğru yer her zaman önemli bir unsur olmuştur. Bu süreçte hep mücadele etmeyi, zorluklarla mücadele etmeyi, gerektiğinde yenilgiyi kabul etmeyi, hatalarını sevmeyi öğrenir. Sonuçta adaletin üstünlüğüne inanmak bir anlamda adil mi? Adaletin sıfat anlamını karakterize eden “adil olmak” aslında “herkes eşit…